Benim için müzik arşivimde en önemli verilerden biri “yıldızlama”lar. Yani, çok mu sevmişim, pek sevmemişim mi, sevmişim ama çok da değil gibi özetler yapabilirim böylece. Aradığım parçaları bulmayı kolaylaştırır, çalma listeleri yaparken seçim yapma sürem hızlanır vs…
iTunes kullanıyorsanız bunu 1 ile 5 arasında değişen yıldızlarla yapabilirsiniz. Yani bir parçaya 4,5 verebilmeniz varsayılan ayarlarda pek mümkün değildir.
Şimdi biraz ortalığı karıştırarak bunu mümkün kılacağız, hazır mısınız : )
“Müzik klipleri, televizyon için üretilmiş bir müzik pazarlama yöntemi gibi dursa da, aslında basit anlamda müziğin etkisinin görsellik (video) ile güçlendirilmesi. Ama artık TV’nin içeriklerini Internet’te izlemeye yöneldiğimiz için, ancak ilgi çekici klipler müziğin yayılmasında etkili olabiliyor. Yani YouTube’ü ve orada nelerin çok izlendiğini iyice inceleyip klip kurgulamak lazım. “Ya işte bi klibi olsun parçanın, grup arkada çalsın” çok yetersiz artık” demişim FriendFeed’deki bir yorumumda.
Neredeyse son 5 yıldır, Michael Jackson için en az bir “öldü” haberi yayılır, ortalığı kasıp kavurur. Asparagas olduğu anlaşılınca derin bir nefes alınırdı.
Bu sonuncusu için de öyle olduğunu zannetti önce herkes, ben dahil. Ama saatler geçtikçe hiçbir yalanlama haberi çıkmadı. Maalesef gerçekten hayatını kaybetmişti pop’un kralı. Üzgünüm…
Nasıl bir insan olduğu, ne gibi bir hayat tarzı olduğu gibi soruların cevaplarını merak ediyor değilim. Tek bildiğim, döneminin en güzel parçalarını yaptığı ve akıl almaz bir sahne performansı olduğuydu. Böyle kalmasını istiyorum.
İşte Billie Jean‘i söylüyor. Yıl 1983, yer Motown.
Cem Yılmaz’ı hep “komik adam” diye biliriz ya. Sanki 7×24 gülen, güldüren biri gibi gelir, derdi yok tasası yok gibi : ) Başka bir şeylerle uğraşırken de hayal edemeyiz onu mesela. Halbuki pek güzel müzikler üreten de birisidir o.
Evinde profesyonel ekipmanlarla, bilgisayar destekli müzik çalışmaları yapar, filmlerinde kullanır, üzerinde uğraşır. Gösterilerinin giriş çıkışlarında kullanılan ve hatta Hokkabaz‘ın müziklerinin bir kısmını da kendisi yapmıştı. Çok da severim Hokkabaz’ın ana teması olan müziği.
Neyse sadede gelelim. Cem Yılmaz, pek sevdiğimiz Alkışlarla Yaşıyorum‘a güzel bir kıyak yaparak bu muzikal ürünlerinden birini siteye eklemiş. Safiye Ayla‘nın “Ah Bu Gönül şarkıları” adlı parçasının altyapısını düzenlemiş ve bir güzel de kendi sesiyle söylemiş.
Camera Obscura hayatımı şekillendiren iki yegane müzik grubundan biridir. Diğeri de The Shins : )
Başka bir evrene taşır insanı yaptıkları müzik. İskoçya’nın kasabalarından birinde, bir ağacın altında, ayaklarınızı uzatmış, önünüzde upuzun dalgalanan yeşilliği izler, üzerinizden bulutlar geçer gibi… Daha nasıl anlatabilirim/övebilirim Camera Obscura’yı bilemiyorum.
Genel bir sınıflandırma isterseniz; İndie pop, twee şeklinde çerçevelendirebilirim ama aciz kalır ki : )
Bir dönem geçer, sıradaki gelir ama Türk müzik sektöründe yapılan işlerin orjinalliğinin sorgulanması hiç eskimez. Hep birbirine benzeyen Türk-rock gruplarının artık sıktığından bahsedilir. (Bkz: Tuna Kiremitçi)
Cümle sonuna da yurt dışından çıkmış, ücra köşelerde dinlenen bir grup örnek verilir. Bu adı sanı bilinmez yabancı örnekle de “Gördünüz mü ben ne bilgiliyim. Sizin bilmediğiniz grupları dinlerim. Öyle sofistike bir kulağım vardır” ukalalığı da perçinlenmiş olur.
Bu tür tespit cimcimeleri sinirlerimi bozuyor açıkcası. Aynı şeyi zaman zaman ben de yapıyorsam, kendime de sinir oluyorum!
Ortaya çıkan her müziği dinlemek zorunda olmadığımız gibi, aralarından seçmek, araştırmak, leziz örnekler çıkartıp keyfini sürmek de bizim kabiliyetimizle sınırlı aslına bakarsanız. Örneğin; Nekropsi.
Hemen 2 gün sonra, cumartesi, bu yaz ilk gideceğimiz fesvital, Freshtival olacak. Üniversite festivallerini saymıyorum tabi. Neden saymıyorsam : )
Benim gözüm, kulağım özellikle Friendly Fires, The Whip ve Joakim‘de olacak. Friendly Fires hakkında çok güzel şeyler duydum. Jaokim’in de tarzını beğenirim, sahne performanslarını merak ediyorum.
Biraz önce Jazz dedik ya, hazır aklımdayken ülkemizden deneysel bir projeyi paylaşayım istedim; Painted on Water.
Demir Demirkan ve Sertab Erener‘ın başını çektiği bir proje. Amazon’dan dinlediğim kadarıyla, jazz altyapısı üzerine, akustik ve elektronik bağdaştırmalardan oluşan etkileyici bir yapısı var. Vokalin de katkısıyla, yer yer oriental (doğuya özgü) etkiler de sezilmiyor değil.
Kısacası farklı bir iş çıkmış ortaya.
Albüm ilk olarak 9 Haziran 2009′da Amerika’da çıkıyormuş. Bakalım nasıl tepkiler alacak.
Jazz biz zamane gençleri için nostaljik kalır çoğu zaman. Ama hiç denemediyseniz, jazz’a şans vermemişseniz bir tadın derim.
Özellikle bir isim isterseniz Glenn Miller‘ı gözüm kapalı önerebilirim.
Şimdi de gelelim asıl hazinemize; A Jazz Anthology. Şahane bir derleme olmuş. Bir sürü yıllanmış sanatçının eserleri var burada.
Eski kayıtlardaki, plak kaydı sayesinde duyduğumuz o güzel cızırtının bolca bulunduğu binlerce parçayı dinleyebiliyorsunuz.
Ayrıca, jazz yapan sanatçıları izlemek de ayrı bir zevk benim için. Büyük bir şevhetle enstrumanları resmen konuşturmalarını izlemek, çalarkenki mimiklerindeki duygusal yansımaları görmek pek haz vericidir.
Bu yüzden Jazz Improv TV‘ye de bir göz atın derim. Pişman olmayacaksınız : )